gecenin öteki yüzü...
height="355">
« Önceki |
height="355">
yaşanmamış yıllar...
|
Yaşanmamış Yıllar Ben beni kendi içimdeBilmem arasam bulur muyum Yaşanmamış genç yıllarımı Ve sebebini suskunluğumun Buluşsam orada kendimle Ve yaratsam ellerimle Küçük bir sırça köşk misali Dostlarımla benim evrenimde Boş yere değil yok inanmam Koşarım yine ardından Bulsam da olur bulmasam da Bu ümit beni bil yaşatan Boş yere değil yok inanmam Koşarım yine ardından Bulsam da olur bulmasam da Bu ümit beni bil, bil yaşatan Cesaretim olur o zaman Düşünmeye içtenlikle Açık seçik ve hiç korkmadan Sonuna dek dürüst ve sevgiyle Boş yere değil yok inanmam Koşarım yine ardından Bulsam da olur bulmasam da Bu ümit beni bil yaşatan Boş yere değil yok inanmam Koşarım yine ardından Bulsam da olur bulmasam da Bu ümit beni bil, bil yaşatan |
|
Sezen Aksu |
UZUN YAĞMURLARDAN SONRA
Sen yağmurlu günlere yakışırsın
Yollar çeker uzak dağlar çeker uzak evler
Islanan yapraklar gibi yüzün ışır
Işırsa beni unutma
Alır yürür sıcak mavisi gökyüzünün
Kuşlar döner uzun yağmurlardan sonra bir gün
Bir yer sızlar yanar içimde büsbütün
Her şeye rağmen ellerin üşür
Üşürse beni unutma
Yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer
Yosun muydum kaya mıydım nasıl unuttular
Kahredersin başın önüne düşer
Düşerse beni unutma.
Gülten Akın
Yarın Gece
Yarın gece gideceğim bu kentten
Bir ırmağa yolcuyum sular çekiyor beni
Yüreğimden başka taşıyacak yüküm yok
Sayılmazsa göğsümden düşen kuş ölüleri
Sözüm yok işte yüzüm işte akşam
Sesimde anıların sessizliği
İçimde acıyla yürüyorum yolları
Çoktandır yolumu ayırdığım bu kentten
Yorulsam da bir daha binmem o trenlere
Kimse karşılamasın istasyonlarda beni
Kuşsuz bir kent gizli uzayan saçlarımda
Aşktan ve anılardan bir avuç külüm şimdi
Ardımda usulca akan küçücük sular
Bir onlar uğurluyor varacağım ırmağa
Sözüm yok işte yüzüm işte akşam
Sesimde anıların sessizliği
Sonunda bir soru gibi kaldım yine kendimle
Kentin kırık aynasında eksildikçe düşlerim
Söyle benim ömrüm bu kente uğradı mı
Sahi ben hiç ömrümü kendime yaşadım mı?
Üçüncü Şahsın Şiiri / Attila İlhan gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ağlardım beni sevmiyordun bilirdim bir sevdiğin vardı duyardım çöp gibi bir oğlan ipince hayırsızın biriydi fikrimce ne vakit karşımda görsem öldüreceğimden korkardım felaketim olurdu ağlardım ne vakit maçka'dan geçsem limanda hep gemiler olurdu ağaçlar kuş gibi gülerdi bir rüzgâr aklımı alırdı sessizce bir cigara yakardın parmaklarımın ucunu yakardın kirpiklerini eğerdin bakardın üşürdüm içim ürperirdi felaketim olurdu ağlardım akşamlar bir roman gibi biterdi jezabel kan içinde yatardı limandan bir gemi giderdi sen kalkıp ona giderdin benzin mum gibi giderdin sabaha kadar kalırdın hayırsızın biriydi fikrimce güldü mü cenazeye benzerdi hele seni kollarına aldı mı felaketim olurdu ağlardım
Bir ki deneme
zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi
pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
denizleri sulardım tozmasın diye deniz
sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
kuşlara binerdim ve kaçardım basından
bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.
güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.
İbrahim TENEKECİ
(Bu şiir İbrahim Tenekeci'nin kitabı "Üç Köpük"ten alınmıştır. "Üç Köpük" Dergâh Yayınları'nca yayımlandı.)
HATIRALARIN PEŞİNDEN
Yüzümüzde konuşmaya mecalsiz suskunluk
Ve gözlerimiz aynı mesafede,
Sevgilim
Ben aslında hep seni sevdim.
*
Her gece ördüm saçlarımı usanmadan
Çözdüm yeniden onları, taradım
İçimdeki suskunluğun kendime olduğunu
Anladım.
*
Bir zarfa sığdırdım yüreğimi ve gözlerini
İyice mühürledim.
Annemin sandığından çıkardığım lavanta kokusuyla
Savurdum saçlarımı
Sarı bir hüzün oldu dudaklarına değen
Avuçlarımdan yüzüne akıverdi hikâyem.
*
Dağılan bir masadan topladım
Dokunuşunun sıcaklığını incitmeden
Parmakların bu kadar tesadüfken
İşte geldim sevgilim
Ben, hatıralarının peşinden koşan
Yorulmayan bilmem kim.
emel' 2006
Üzülmedim Diyemem
I
ey aşk, yaptığını beğendin mi:
yetimler gibiyim ziyafetten aç dönen
ters yakılan sigara, hemencecik söndürülen-
yoksulluk ile vakit geçer mi…
uyanmış kalmışım, nasıl bir şey bu
toprağa baktım, yerinde yoktu;
şiirden aşağıya attım kendimi
düşerken düşündüm, ölmesem mi.
anlatıyorum, hiç konuşmadan,
buğdayın içini dökmesi gibi…
II
bugün dalgınım, dün de dalgındım
aç bile değildim aynaya bakmasaydım
dünden kalmış yemekleri yerken ki gönülsüzlük
gibi burdayım…
burayı sevmiyorum, bahsetmişimdir.
unufak olmak iyidir olmamaktan
hiç böyle demedim, yarabbim bilir
bu bozuk güzellik, kalbimi yoran…
bir sandalye çektim zor günlerin altına
ah ama,
kimse yüz vermiyor bana, sandalye bile
beni çağırıyor, yarım kalan ne varsa
bana düşüyor, her yağmur tanesini
suya götürmek, o serin ırmaklara
öyle ya
bir almanı herkes tanır, miğferi varsa
moskofu da tanırlar, yatıp uyumamışsa
bunları şunun için anıyorum burada
kim tanır beni, şaşkınlığım olmasa
bağırıp duruyorum denizin ortasında,
su buradan ne kadar uzakta…
ibrahim tenekeci
Kasımda Aşk Başkadır
Bütün eylül yağmur yağsın istedim. Yağmadı. Ekim geldi, Güneşli havalar… Ve kasım… O kadar güzel yağdı ki yağmur… Tam istediğim gibi… Yağmuru pencerelerde izledim. Cama ince ince değişini… Yağmurda yürüdüm, ıslandım, şemsiye almadım, arabaya binmedim. İyi ki yağdı. Su gibi güzel bir şey yok. Değdiği her şeyi nasıl da güzelleştiriyor.
Günün birinde yine, yağmurun -bardaktan boşanırcasına derler ya- güzel güzel yağdığı bir öğle sonrasında bir çay bahçesindeydim. Yanımda sevdiğim bir arkadaşım. Gözleri boncuk boncuk bakan… Böğürtlenleri çok seven bir arkadaşım… Emine. Dedim ki ona: ‘ Baksana ne güzel bir mevsim bu sonbahar. Her yer kahverengi. İnsanı içine çağırıyor.’ Sararmış yapraklar rüzgârda ordan oraya savrulurken biz de savruluyorduk. Kalbimiz hızlı hızlı atıyordu o yıllarda. Gençlik, güzellik işte…
Çaylarımız sıcacık, elimizde edebiyat dergileri…Emine’nin gözleri ışıklı… Benimse hem ışıklı hem hüzünlü…Ya da evet, buğulu…Sonra karşıda yalnız bir adam. Daha önceden görmüşlüğüm var onu. Kendi kendine konuşan, gülen, ağlayan…Deli. Bu kelimeyi hiç hoş bulmuyorum. Üniversitede eski edebiyat dersinde öğrenmiştim ilk o kelimeyi, söylemesi çok hoş gelirdi: ‘Meczup’ diyelim biz ona. İşte bu meczup adama rastladık parkta. Üç kişiydik.
Ne yiyordu bilmiyorum ama yanına gelen kara kocaman bir köpeğe de verince, köpek ön ayaklarıyla omuzlarına atladı ve yüzünü yalamaya başladı bu yalnız adamın. Nasıl da mutluydular…. Sait Faik’in hikâyelerinden çıkıp gelen kahraman olmuşlardı bir anda karşımda. ‘'Hayvanların içinde insanoğlu dilini en anlayan, anlar görüneni köpektir. Birçok kelimeleri anlar da. İnsanoğlu ile arasındaki lügatçe öteki hayvanlarınkinden bir hayli zengindir. Köpek çocuğun sözlerini anlamış, susmuştu. Çocuk şarkıya başladı. ‘Karakolda ayna var ayna var ,Kız kolunda damga damga var, Gözlerinden bellidir Karabaş ,Sende de bana sevda var .
Köpeğe eğildi onu hırpalarcasına okşadı.
Bende de sana sevda var!’ dedi'’ diyordu ya Sait Faik. İşte o an , meczup ‘çocuk’ olmuştu gözümde, köpek ‘Karabaş’… Yanımda fotoğraf makinem olsaydı keşke ,dedim. Bunun hikâyesi yazılır dedim Emine’ye.
Yine günün birinde bu fotoğrafı buldum bir yerlerde. Heyecanlandım. Küçük şeyler mutlu ediyordu beni, heyecanlandırıyordu. O günün hatırasına ve meczupla karabaşın dostluğuna bir gönderme olsun dedim.
Yazımı tamamlarken de aklıma ‘Kasımda Aşk Başkadır’ geldi. Bir film adı. Az bir şey hatırlıyorum ama. Filmden aklımda kalanlar,Savrulan sarı yapraklar… Solgun güzel bir kadın… Hayat bir film şeridi değil mi zaten? Biz de onun oyuncuları…
Aşksa muamma. İlle de bir insana mı duyulurdu aşk. Karabaşla Meczup…Tuhaf bulan insanlardaydı bence asıl tuhaflık…
Kasımda aşk başkadır,işte…